Cenab-ı Allah´ı Zikretmenin Bereket ve Üstünlüğü

Eğitim Öğretim Yılı Başlıyor 2021
İslamiyet; ruh ve cesedi koruyan, dünya ve ahirete ait bir dindir. Onda ifrat da yoktur tefrit de… Dinimiz, bedenin hastalıklardan korunmasını teşvik etmiş, bunun için de gerekli tedbirleri almayı, zamanında doktora başvurmayı, hülasa gereken sebeplere yapışmayı emretmiştir.

Buharî ve Müslim”deki hadisi şeriflerde:

إن لجـسـدك عـلـيـك حـقـاً

            “Muhakkak ki senin cesedinin de senin üzerinde hakkı vardır” buyurarak bedeni koruyup muhafaza etmeyi,

عـلـيكم من الاعمال ما تـطـيـقون

            “Yapabileceğiniz amellere devam ediniz” (1) emrini vererek gereğine göre hareket etmeyi emretmiştir.

            Yine İslâm dini, bedenin hastalıklardan uzak tutulmasını emrettiği gibi ruha da büyük bir ihtimam göstermiş, maddî kirliliklerden onu uzaklaştırmayı emir ve teşvik etmiştir. Bu bağlamda hayvanî duygu ve düşüncelerden sakınılmasını isteyen dinimiz insana ruhî bir gıda hazırlamıştır ki, kişi o gıda ile kendi varlığını devam ettirip ahirette mutluluğa erer. Nasıl ki bedenden gıda kesildiği zaman insan sararır solar, kuvvet ve kudretten düşerek mahvolursa, ruhun da manevi gıdası kesildiği takdirde gücünü, kuvvetini, parlaklık ve olgunluğunu, nihayetinde de kemalini kaybeder. İşte o zaman ruh, manevi olarak ölüme gider. Sahibi de hayvanlar derecesine, belki de daha aşağılara kadar düşer. Cenab-ı Allah (c.c.) insanın bu durumuna şu şekilde işaret buyurmuştur.

ان هم الا كالانعام بل هم اضل اولئك هم الغافـلون*

            “Onlar tıpkı hayvanlar gibidirler. Belki de daha aşağıdırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir. (2)

اموات غير احياء وما يـشـعرون ايان يـبـعـثون*

            “Onlar diri olmayan ölülerdir. Ne zaman diriltilecek olduklarını hissetmiyorlar.(3)

            İşte bu ruhî gıda da Cenab-ı Allah’ı zikretmektir. O zikir ile kalpler cilalanır, kuvvet bulur ve parlar. Bundan dolayı zikir ıstılahî olarak; kalbin huzur içinde Cenab-ı Allah ile devamlı meşgul olup, onu unutturan her şeyden uzak kalmasıdır.

            Zikir, lisan ile kalp ile veya her ikisi ile beraber olur. Ya cehrî veya sırrî olur. Zâkirin sadece kendisinin duyacağı şekilde zikretmesi haline “sırren yapılan zikir” denir. Zikir ferdi olabildiği gibi bir toplulukla (cemaatle) da olur. Kişinin yalnız başına evinin bir köşesinde Cenab-ı Allah’ı zikretmesi ihlâsa daha yakındır. Böyle bir kişi hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Cenab-ı Allah’ın himayesinde olacaktır.

ورجل ذكر الله خالـياً فـفـاضـت عـيـناه

            “… ve halî/tek başına bir köşede zikredip de gözleri yaşaran kimse…”(4)

            Cemaatle birlikte yapılan toplu zikirler neşeyi artırır, tembellikten uzaklaştırıp uykuyu kovar. Cemaate ayrı bir canlılık kazandırır.

            Nitekim hadiste:

وما اجتمع  قوم  فى  بـيـت  من  بـيـوت الله  يـتـلون كتاب الله و يـتـدارسونه بـينهم الا نـزلت عليهم السكينة وخـشـيتهم الرحمة وحفتهم الملائكة وذكرهم الله فيمن عنده

            “Bir topluluk, Allah’ın evlerinden birinde Kitabullah’ı okumak ve kendi aralarında öğrenmek için toplanmaz ki, onların üzerine sekine inmemiş, onları rahmet kaplamamış ve melekler onları indinde hatırlamamış olsun”(5) buyrulmuştur.

            Cenab-ı Allah’ın kitabını okumak, öğrenmek, bunun için gayret sarf etmek de bir zikir sayılır. Böyle bir toplum üzerine;

ü      Sekine iner

ü      Allah’ın rahmeti onları kaplar

ü      Melekler onları kuşatır

ü      Cenab-ı Allah, meleklerine karşı onlarla övünür.

            Mümin daima bir teyakkuz halinde olmalıdır. Dili susadığı zaman azaları Cenab-ı Allah’ı zikretmelidir. Bu da Cenab-ı Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından da kaçınmakla olur. Ona itaat ve nafilelerle yaklaşmak, Resulullah (s.a.v.)’ın emirlerine yatarken, kalkarken, girerken, çıkarken, yerken, içerken, elbisesini giyerken ve çıkarırken onun gibi yapmak ile arada olan irtibatı kesmemek gerekir. Zikir; fikirle de olur. Cenab-ı Allah’ın azametini düşünmek, mahlûkatın yaratılışını, güneş ve ayın hareket edişini, bunlardaki nizam ve intizamı tefekkür edip Cenab-ı Allah’ın kudret sıfatı ile neleri yapmaya kadir olduğunu düşünmek de bir zikir sayılır.

            Yalnız bu son durum tesir ve sevap bakımından daha azdır. Evet, aslında bir saat tefekkürün Cenab-ı Allah’ın büyüklüğünü düşünmenin fazileti de büyüktür.  Resulullah (s.a.s.)’tan zikrin ehemmiyeti ve kalbin cilası olduğuna dair çeşitli rivayetler gelmiştir.

حادثوا هذه الـقـلوب بـذكر الله

            “Şu kalpleri Allah’ı zikretmekle parlatınız.”(6)

 

اكثروا  ذكرالله  على  كل  حال  فانه ليـس عمل احب  الى الله  ولا انجى لعبده من ذكرالله تعالى فى الدنيا والآخرة

            “Her durumda Allah’ı çokça zikrediniz. Zira dünya ve ahirette Allah’a ondan daha sevimli ve kulu kurtarıcı hiçbir amel yoktur.”(7)

            Resulullah (s.a.s.), her halükarda Allah’ı zikrederdi. Bu hususta Ebu Davud”da olan rivayet şu şekildedir:

عن عائـشة قالت: كان رسول الله (صلعم) يذكر الله عزوجل على كل احيانه

            “Aişe validemizden (r.anhâ) rivayet edilmiştir ki; Resulullah (s.a.s.) her zaman Allah’ı zikrediyordu.”(8)

            Yunus (a.s.), Cenab-ı Allah’ı zikredicilerden olmasaydı balığın karnında kıyamete kadar kalırdı. O, ne büyük kudret sahibidir ki, Hz. Yusuf”u kuyuda koruduğu gibi Hz. Yunus’u da balığın karnından ve büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Resulullah (s.a.s.) da dualarında Cenab-ı Allah’a şöyle yalvarırdı:

اللهم اجعلنى لك شاكراً لك ذكراً

            “Allah’ım beni sana şükreden, seni zikreden kıl.”(9)

            Resulullah (s.a.s.), Muaz b. Cebel’in elini tutmuş ve şöyle buyurmuştur. “Muaz vallahi seni seviyorum, sana her namazın peşinden şöyle dua etmeni tavsiye ediyorum:

اللهم اعنى على ذكرك وشكرك وحسن عبادتك

            “Allah’ım! Seni zikretmekte, sana şükretmekte ve sana ibadet yapmada bana yardım eyle!” (10)

            İ‘lâ-i Kelimetullah (Allah’ın sözünü/dinini yüceltmek) için canla-başla ve mal ile Allah yolunda mücâhede etmek nefse ağır gelen ve fakat ecir bakımından büyük sevap bulunan cihat, bir noktada zikrullahta bulunan ecr u mesûbâta erişememektedir. Cenab-ı Allah cennet karşılığında müslüman mücahitlerin canlarını satın aldı. Onlara şahadet gibi, peygamberlerinin rütbelerinden sonra en yüce mertebeyi ihsan buyurdu.

            Onun için, namazda “Eûzü besmele” çekilmesi dua olduğu için ittifaken müstehap kabul edilmiştir. Eğer sen İbn-i Mesud (r.a.)’un naklettiği, “O, tehlil getiren bir toplumun seslerini yükselttiklerini görmüştü de bunlar dinde olmayan bidatları uyduranlardır. Bu meclislerden çıkartılsınlar!” hadisinin var olduğunu söylersen ben de şu açıklamayı yaparım. Hadisin senedini açıklamaya, hafız imamların kitaplarında kimlerin tahriç ettiğini ve sabit oluşunun takdirini bilmeye ihtiyaç vardır. Bu hadis, geçmişte sabit olan bir çok hadisi şeriflere muarız/aykırıdır. Çelişki olduğu zaman sübût-i kat-i olan aşağıdaki hadis-i şerif yukarıdakine takdim edilir, yani amel olunur. Nitekim İbn-i Mesud, yukarıdaki söze aykırı bir davranış sergilemiştir. İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabu’z-Zühd’de diyor ki: “Bize Hüseyin b. Muhammed, o da Mesudî’den, o da Amir b. Şekik’ten, o da Ebu Vail’den tahdis etmişlerdir ki; bunlar Allah’ın zikirden nehyettiğini sanıyorlar. Hâlbuki ben Abdullah’la oturduğum mecliste, o muhakkak Cenab-ı Allah’ı zikrediyordu. Yine Ahmed b. Hanbel, Kitabüz-Zühd’de Sabit el-Bunanî’den tahriç etmiştir ki; Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Muhakkak ki Cenab-ı Allah’ı zikir edenler, üzerlerinde dağlar kadar günahları olduğu halde zikir için oturup, meclisimden kalktıklarında üzerlerinde hiçbir günah kalmaz.” İsimleri mukaddes olan Cenab-ı Allah çok daha iyi bilir. 

Abdullah Demircioğlu

 

MAKALE